1.Bölüm : Petrolün Keşfinden Soğuk Savaş'ın Sonuna: 1908-1991
Petrol, 20. yüzyılın en tehlikeli emtiasıdır. Altından daha çok savaşa, topraktan daha çok ihtirasına neden olmuştur. Ama bu tehlike aniden ortaya çıkmadı. 1908'de İran çölünde delinmiş bir kuyu, o gün yalnızca birkaç kişinin bildiği bir şeyi dünyaya ilan etti: Artık uluslararası ilişkilerin gerçek dili değişiyordu.
Jeopolitik ders kitapları topraktan, ittifaklardan ve güç dengelerinden bahseder. Ama petrol çağında bu unsurların hepsinin altında, daha temel bir gerçek yatar: Kim petrole sahipse, dünyaya şekil verir. Bu kural 1908'den bugüne tek bir istisna tanımadı. Hangi coğrafyanın, hangi ittifakın, hangi savaşın kazananını anlamak istiyorsanız, önce toprağın altındaki siyah sıvıyı izleyin.
Bu ilk bölüm, petrolün nasıl önce bir ticari varlık, sonra stratejik bir silah ve nihayetinde uygarlığın kalbi haline geldiğini anlatıyor. Hikaye 1908'de İran'ın Huzistan çölünde başlıyor; İngiltere'nin Orta Doğu'yu nasıl şekillendirdiğiyle devam ediyor; ABD'nin petrol emperyalizmini CIA üzerinden nasıl inşa ettiğiyle yoğunlaşıyor; ve 1973 şokuyla, petrolün gerçek gücünü Batı'ya nasıl öğrettiğiyle doruk noktasına ulaşıyor. Bu süreçte Sovyetler Birliği, kendi petrol imparatorluğunu Sibirya'nın derinliklerinde kurmakta; ve o imparatorluğun çöküşü, 1991'de Sovyet devletiyle birlikte gelmektedir.
Petrol, diğer stratejik hammaddelerden farklıdır. Bakır, demir, pamuk veya tahıl da büyük jeopolitik öneme sahip olabilir; ama petrolü özgün kılan birkaç temel özellik var. Birincisi, ikamesi yoktur. 20. yüzyılın ulaşım, lojistik ve savaş makineleri, petrol olmadan çalışmaz. Elektrikli araçların ve yenilenebilir enerjinin modern alternatifleri olmadığı dönemde, enerji güvenliği tek bir hammadde etrafında dönüyordu ve bu hammadde coğrafi olarak son derece eşitsiz dağılmıştı.
İkincisi, petrol taşınabilir bir güç kaynağıdır. Kömür ocaklarına bağlı kalan enerji jeopolitiğinin aksine, petrol boru hatlarıyla, tankerlerle, demiryollarıyla binlerce kilometre taşınabiliyor. Bu, petrol üreticilerinin müşteri tabanını küreselleştirdiği gibi, jeopolitik aktörlerin de petrolü hem bir ödül hem bir ceza olarak kullanmasına imkân tanıdı. Suudi Arabistan'ın 1973'te Hollanda'yı, 2022'de ise Rusya'nın Almanya'yı enerji baskısına maruz bırakabilmesi, bu taşınabilirliğin doğrudan sonucudur.
Üçüncüsü, petrolün gelir yoğunluğu olağanüstüdür. Bir varil ham petrolü yerden çıkarmanın maliyeti, Suudi Arabistan'da 3-5 dolar civarındayken, bu varil 2022'de 130 dolara satılıyordu. Aradaki fark, üretici ülkenin ya da üretici şirketin ekonomik artığıdır. Bu rant büyüklüğü, petrol sektörünü yolsuzluk, otoriter yönetim ve "kaynak laneti" olgularının odağına taşıdı. Böylesine yüksek bir ekonomik artığın bulunduğu her yerde, bu artığı kimin kontrol edeceği sorusu siyasi çatışmaların ana eksenine yerleşir.
Dördüncüsü, petrol piyasasının küresel yapısı, yerel kararları küresel sonuçlara bağlar. Suudi Arabistan'ın bugün üretime biraz kısıntı yapması, Tokyo'da ertesi gün pompa fiyatlarını etkiler. Bu karşılıklı bağımlılık, petrol jeopolitiğini salt ikili ilişkiler düzeyinde değil, gerçek anlamda küresel bir çerçevede analiz etmeyi zorunlu kılıyor. Bir çatışma, bir doğal afet ya da bir siyasi karar anında dengeleri bozabilir ve bu bozulma milyarlarca insanın günlük yaşamına dokunur. Hiçbir başka hammadde bu tür anlık küresel etki yaratamaz.
Bu özelliklerin bütünü, petrolü yalnızca bir emtia değil, jeopolitik bir silah haline getirmiştir. Ve bu silahın kullanımı, hem onu elinde bulunduranların hem de ona muhtaç olanların politika seçeneklerini kökten şekillendirmiştir. Anglo-İran Petrol Şirketi'nin İranlı işçilere davranış biçiminden, Kissinger'ın OAPEC ambargosu karşısındaki mekik diplomasisine; Carter'ın Körfez doktrini ilanından, Putin'in Avrupa'ya gaz ihracatını jeopolitik koz olarak kullanmasına kadar, tek bir mantık sürmektedir: Petrol, hammadde değil güç dilidir.
Standard Oil of California'nın 1933'te Kral Abdulaziz ile imzaladığı konsesyon anlaşması, hem Suudi hem Amerikan tarihinin gidişatını değiştirdi. O dönemde Suudi Arabistan genç bir devletti; 1932'de birleşik krallık olarak ilan edilmişti ve hem mali hem siyasi açıdan kırılgandı. Kral, İngilizlerle değil Amerikalılarla çalışmayı tercih etti. Bunun ardında hem ticari hem de siyasi bir hesap yatıyordu: İngilizler, bölgede zaten hâkimdi ve bu hâkimiyet krallığı siyasi açıdan sıkıştırıyordu. Amerikalılar ise Orta Doğu'da taze bir aktördü ve direkt siyasi talepleri yoktu; en azından henüz yoktu.
1938'de Dahran yakınlarındaki keşif, beklentilerin çok ötesine geçen bir rezervi gün yüzüne çıkardı. Ghawar Sahası, sonradan dünyanın en büyük konvansiyonel petrol sahası olduğu anlaşılacak devasa bir jeolojik yapıyı içeriyordu. California Arabian Standard Oil Company (Casoc) ardından Arabia American Oil Company'ye (Aramco) dönüştü ve Suudi topraklarını resmen küresel petrol haritasına yazdı.
İkinci Dünya Savaşı, Suudi petrolünün stratejik değerini kesinleştirdi. 1943'te Başkan Roosevelt, Suudi Arabistan'a 33 milyon dolarlık Lend-Lease yardımı gönderdi; bu, ABD'nin bölgede artık doğrudan bir çıkarı olduğunun resmi ilanıydı. 1945'teki Quincy buluşması bu ilanı kalıcı bir çerçeveye bağladı. Kral Abdulaziz'in USS Quincy güvertesine çıktığında getirdiği hediyeler arasında iki koyun ve develerden yapılma bir halı vardı. Roosevelt ise tekerlekli sandalyesinin yedek bir kopyasını hediye etti; ilerlemiş hastalığı nedeniyle zaten ayakta duramıyordu ve bu hediye hem pratik hem de diplomatik açıdan anlamlıydı. Bu buluşmadan iki ay sonra Roosevelt hayatını kaybetti. Ama kurduğu çerçeve, onlarca yıl sonra da geçerliliğini korudu.
1950'de Aramco'nun gelir paylaşım formülü revize edildi. Suudi Arabistan, "elli-elli" kâr paylaşımına geçti; bu, o dönem için devrimsel bir düzenlemeydi. Ama kontrolün kimin elinde olduğu değişmemişti: Aramco'nun yönetim kurulunda, operasyonel kararlarında ve teknoloji transferinde belirleyici olan hâlâ Amerikalılardı. Tam anlamıyla millileştirme, 1980'de tamamlanacaktı; otuz yıllık kademeli bir süreç. Bu yavaş geçiş, Suudilerin hem yabancı sermayeye ihtiyaç duydukları hem de kendi teknik ve yönetsel kapasitelerini yavaş yavaş inşa ettikleri bir öğrenme dönemini yansıtır.
Aramco'nun hikayesi, petrol jeopolitiğinin salt şirket çıkarları ile devlet çıkarlarının nerede buluştuğunu göstermesi bakımından biriciktir. Amerikan hükümetinin, Suudi petrolünü güvence altına almak için hem diplomatik hem de zaman zaman askeri araçlara başvurduğu dönemler boyunca, Aramco bir ticari kuruluş olarak göründü; ama stratejik önemi hiçbir zaman sıradan bir ticaret şirketinin ötesine geçmedi. Bugün dünyanın en yüksek piyasa değerine sahip şirketlerinden biri olan Saudi Aramco, bu tarihin miras şirketidir.
William Knox D'Arcy, gerçek bir kumarbaz değildi. Avustralyalı iş insanı, 1901 yılında İran Şahı'ndan 480.000 kilometre karelik toprakta 60 yıl süreli petrol arama hakkı satın aldığında, altı yıl boyunca harcayacak 500.000 sterlin ayırmıştı. O zamanlar için devasa bir miktardı. Yedi yıl boyunca kuyu delik delik açıldı; para bitti, ortaklar çekildi, umut soldu. Sonra Mayıs 1908'de Huzistan çölünde 360 metrelik bir kuyu, bugünün parasıyla trilyonları temsil eden siyah bir sıvıyı yeryüzüne püskürttü. Bu, Orta Doğu'nun ilk büyük petrol keşfiydi.
Mescel-i Süleyman'daki bu keşfin başlangıçta çok az siyasi yankısı oldu. Petrol Bakü'de, Romanya'da ve Texas'ta zaten biliniyordu. Ama İran'daki rezervin boyutu farklıydı. 1909'da kurulan Anglo-Persian Oil Company (APOC) ve ardından 1913'te açılan Abadan Rafinerisi, bugün hâlâ dünyanın sayılı büyük rafinerilerinden biri olmaya devam eden bir altyapının temellerini attı. Asıl dönüm noktası ise bir yıl sonra, 1912'de geldi.
Winston Churchill, Birinci Lord Sıfatıyla Amiraliği'nin başındaydı. İngiliz Donanması o güne kadar kömürle çalışıyordu. Petrol, kömüre kıyasla hem daha hafif hem daha güçlü hem de daha hızlı yakıt sağlıyordu. Churchill, 1912'de donanmayı kömürden petrole geçirecek tarihi kararı aldı. Bu kararın anlamı şuydu: İngiltere'nin deniz üstünlüğü artık Orta Doğu petrolüne bağlıydı. Bir hammadde, bir anda stratejik bir ulusal güvenlik meselesi olmuştu. 1914'te İngiliz hükümeti APOC'un yüzde elli bir hissesini satın aldı; böylece petrol şirketi, bir ticari varlık olmaktan çıkıp bir devlet kurumuna dönüştü.
Birinci Dünya Savaşı bu gerçeği herkesin gözü önüne serdi. İngiliz, Fransız ve Amerikan orduları petrol olmadan savaşamıyordu. Tanklar, uçaklar ve kamyonlar yepyeni bir enerji ekonomisine yaslanıyordu. Fransız Başbakanı Clemenceau, 1917'de ABD Başkanı Wilson'a yazdığı mektupta petrolü "askerin kanı" olarak tanımlamıştı. Savaş bittikten sonra kazananlar, Orta Doğu'yu sadece jeopolitik açıdan değil, enerji rezervleri hesabıyla da yeniden çizdiler. Sykes-Picot anlaşması 1916'da çizilmişti ama asıl kesinleşen sınırlar, 1920 San Remo Konferansı'nda Musul tartışmasıyla belirlendi. İngiltere, Musul'u Fransızlardan almak için Irak mandası üzerindeki paylarından feragat etti. Musul'un altında petrol vardı; bu gerçek müzakere masasında gizlenmeye bile çalışılmadı.
Savaşlar arası dönem, uluslararası petrol sektöründe daha önce görülmemiş bir konsantrasyon dönemiydi. "Yedi Kız Kardeş" olarak bilinen ve aralarında Anglo-Persian, Royal Dutch Shell, Gulf Oil, Standard Oil of New Jersey, Standard Oil of New York, Texaco ve Socal'ın bulunduğu yedi büyük şirket, 1930'larda küresel petrol üretiminin yaklaşık yüzde seksenini denetim altında tutuyordu. Üretim hacimlerini, navlun fiyatlarını ve ham petrol fiyatlarını bir kartel gibi koordine ediyorlardı. Üretici ülkelere ise genellikle gelirin yüzde onbeş ile yirmisi kalıyordu. Bu düzen, o günlerin sömürgeci ekonomi anlayışının enerji sektöründeki yansımasıydı.
1928'de İskoçya'nın Achnacarry şatosunda üç petrol devi, Red Line Agreement'ı imzaladı. Bu anlaşmayla Anglo-Persian, Shell ve Standard Oil, belirlenmiş coğrafyalarda birbirleriyle rekabet etmemeyi ve üretim paylarını dondurmayı kabul ettiler. Rekabet yasağı, kıyısında petrol bulunan her şirkete karşı işliyordu; ama Suudi Arabistan'a henüz ulaşmamışlardı. O kapı, birkaç yıl içinde ABD'nin önünde açılacaktı.
Roosevelt ve Kral Abdulaziz'in 1945 buluşması, tarihin şaşırtıcı dönüm noktalarından biridir. Yalta Konferansı'ndan dönen yaşlı başkan, savaş gemisi USS Quincy'nin güvertesinde, geleneksel Arap kıyafetleriyle gelen Suudi hükümdarla buluştu. İki ülke, tarihin bu ilk resmi anlaşmasında petrol ve güvenliği birbirine bağladı: Suudi Arabistan petrol arzını ve dolar cinsinden fiyatlamayı güvence altına alacak, ABD ise krallığın güvenliğini garanti edecekti. Bu anlaşmanın yasal belgesi hiçbir zaman kamuoyuyla tam olarak paylaşılmadı. Ama sonuçları bugüne kadar uzanıyor.
Petrolü olmayan bir ordu artık muharebe gücü değildir. Motorlarını durdurun, savaş biter.
Lord Curzon · İngiliz Dışişleri Bakanı, 1919 · Paris Barış Konferansı KonuşmasıAbadan Rafinerisi, İngiliz petrol emperyalizminin fiziksel simgesi haline geldi. 1913'te açıldığında tüm Orta Doğu'nun en büyük rafinerisiydi; İngiliz mühendisler için villa mahalleleri, tenis kortları ve yüzme havuzları inşa edilmişti. Bunun yüz metre ötesinde ise İranlı işçiler bataklık mahallelerinde, onsuz olamayacakları iskeleler ve borular için can verirken, şirketin İngiliz çalışanlarına tanınan haklardan bir kırıntısına bile erişemiyorlardı. Bu tablo, sömürgeciliğin bir coğrafyayı askeri güçle değil ekonomik düzen aracılığıyla nasıl dönüştürdüğünün canlı laboratuvarıydı.
Birinci Dünya Savaşı bu gerçeği herkesin gözü önüne serdi. İngiliz, Fransız ve Amerikan orduları petrol olmadan savaşamıyordu. Tanklar, uçaklar ve kamyonlar yepyeni bir enerji ekonomisine yaslanıyordu. Ama belki daha az bilinen boyutu şudur: Petrol, yalnızca cephede değil, 1918 sonrasındaki barış müzakerelerinde de belirleyiciydi. Savaş kazanıldıktan sonra masa başında yapılan gerçek çarpışma, toprak değil, enerji paylaşımı üzerineydi. San Remo Konferansı'nda 1920'de İngiltere ve Fransa arasındaki en sert tartışma konusu Musul'du. Diplomatik dil "manda yönetimi" ve "Kürt hakları"ndan söz ediyordu; ama herkes biliyordu ki tartışmanın özü, Musul'un altındaki ham petrolün kime ait olacağıydı. İngiltere, Musul'u Fransa'ya karşı tutmak için Suriye üzerindeki hak iddialarından vazgeçti. Bu, güney sınırını petrol deposundan çekip çıkaran ilk büyük siyasi hesaptı.
1928'deki Achnacarry Anlaşması ise rekabeti değil koordinasyonu seçti. İskoçya'nın tenha şatosunda toplanan Anglo-Persian, Royal Dutch Shell ve Standard Oil yöneticileri, küresel pazarları aralarında paylaştılar. Üretim artışları ancak mevcut pazar paylarıyla orantılı olabilecekti; bu, fiyatların yapay biçimde yüksek tutulmasını güvence altına alıyordu. Uluslararası petrol sistemi, serbest piyasa değil, düzenlenmiş bir karteldi. Ve bu kartel, üretici ülkeleri tamamen devre dışı tutuyordu. Irak, İran ya da Venezuela, hangi fiyattan satış yapılacağını belirleyemiyordu. Kendi topraklarından çıkan ham petrolün piyasasında söz sahibi değillerdi. Onlara düşen pay, büyük şirketlerin tek taraflı olarak belirlediği royalti formüllerinden ibaretti.
1932'de Suudi Arabistan'ın birleşik krallık olarak ilan edilmesi ve 1938'de Dahran yakınlarında petrolün bulunması, yeni bir aktörü sahneye getirdi. Standard Oil of California (Socal), Suudilerle imzaladığı konsesyon anlaşmasıyla Körfez petrolüne giren ilk Amerikan şirketiydi. Aramco'nun öncülü olan bu ortaklık, ABD'yi Orta Doğu enerji denklemine doğrudan çekti. Artık İngiltere tek başına bu bölgede hâkim değildi; Amerikan petrol sermayesi, Suudi kumu altındaki rezervlerle birlikte siyasi hesaplara giriyordu.
Mohammad Mossadegh, 1951'de İran Başbakanı olduğunda, ülkesinin petrolünü yabancı şirketlerden geri almak dışında herhangi bir siyasi programı yoktu. Anglo-Iranian Oil Company, yıllarca İran'ın ulusal servetini sistematik biçimde dışarı aktarmıştı. Şirketin İngiliz çalışanları için inşa edilen Abadan'daki geniş villa semtlerine, İranlı işçilerin neredeyse giremediği kulüplere ve yüzme havuzlarına karşın, İranlıların aldığı pay yüzde on dört ile on altı arasında seyrediyordu. Bu, günümüz standartlarında sömürgecilikten pek de ayırt edilemez bir düzenekti.
Mayıs 1951'de parlamento, Anglo-İran Petrol Şirketi'ni millileştiren yasayı ezici bir çoğunlukla kabul etti. Bu, sömürge sonrası dönemin en meşru ekonomik kararlarından biriydi. Uluslararası hukuk çerçevesinden bakıldığında, egemenlik ilkesinin gereklerinden ibaretti. Ama Londra bu kararı varlığına yönelik bir saldırı olarak okudu. İngilizler, Abadan rafinerisi dahil tüm AIOC tesislerini kapattı, döviz transferlerini dondurdu ve uluslararası boykot için Batılı ülkeleri ikna etmeye çalıştı.
| Yıl | AIOC Net Karı | İran Royaltisi | İran Payı | İngiliz Vergi Geliri |
|---|---|---|---|---|
| 1945 | 17,4 | 2,8 | %16,1 | 11,4 |
| 1946 | 22,0 | 3,0 | %13,6 | 14,2 |
| 1947 | 29,8 | 4,1 | %13,8 | 18,3 |
| 1948 | 41,6 | 5,4 | %13,0 | 26,2 |
| 1949 | 33,1 | 4,7 | %14,2 | 20,9 |
| 1950 | 26,2 | 5,1 | %19,5 | 16,0 |
| Toplam | 170,1 | 25,1 | %14,8 ort. | 107,0 |
| Kaynak: Elm (1992), Oil, Power and Principle; FRUS 1951-54, Vol.X. İngiliz Hazinesi'nin İran'ın payından yaklaşık 4 kat daha fazla aldığına dikkat. | ||||
Tablodan çarpıcı biçimde görülen gerçek şudur: İngiliz Hazinesi, İran'a ödenen royaltinin dört katını vergi olarak AIOC'tan alıyordu. Başka bir deyişle, İran toprağından çıkan petrolden İngiltere hem şirket karları hem de vergi gelirleri yoluyla, İran'ın kendisinden çok daha fazla yararlanıyordu. Mossadegh'in tepkisi, siyasi bir radikalizm değildi. Ülkesinin en büyük doğal kaynağı üzerinde egemenlik talep etmesiydi.
Washington başlangıçta ikircikliydi. Truman yönetimi, Mossadegh'i desteklemek ile İngiltere'yi yabancılaştırmak arasında kalmıştı. Ama Eisenhower'ın göreve gelmesiyle hesaplar değişti. Soğuk Savaş'ın yoğunlaştığı bu dönemde, İran'ın komünizme düşmesi ihtimali, Mossadegh'in demokratik meşruiyetinden çok daha önemli görünüyordu. CIA Direktörü Allen Dulles ve dışişleri bakanı kardeşi John Foster Dulles, İngiltere'yi ikna etmeye çalışmak yerine İngilizlerin zaten hazırladığı darbe planını uygulamayı tercih ettiler.
Buradaki amacımız, dünyanın kendi topraklarından söküp atmak istediği bir hükümeti devirmenin nasıl mümkün olduğunu göstermektir. Tahran operasyonu, yeterli ödenek ve yerli iş birlikçilerin temin edildiği durumlarda, hassas coğrafyalarda darbe girişimlerinin başarıyla yürütülebileceğini kanıtlamıştır. 19 Ağustos 1953'te yürütülen TPAJAX operasyonu, planlama aşamasında kullanılan sahte gösteriler, rüşvetle satın alınan gazeteciler ve orduda kazanılan kilit isimler olmak üzere üç ayrı ayak üzerinde yürüdü.
19 Ağustos 1953'te CIA destekli kalabalıklar Tahran sokaklarına döküldü. Mossadegh'in evi basıldı. Başbakan komşularından birinin evine kaçtı. Ertesi gün teslim oldu ve tutuklandı. Şah, bir hafta önce Romanya'ya kaçmıştı; şimdi geri döndü ve iktidarını yeniden ele geçirdi. CIA'nın Tahran'daki yürütücüsü Kermit Roosevelt Jr., sonradan yazdığı anılarında operasyonun nasıl kazandığını zaferle anlattı. Ama anlatmadığı şey, bu operasyonun bedeliydi: İran'ın demokrasi deneyimi öldürüldü ve SAVAK adıyla bilinen gizli polisin inşa ettiği bir korku rejimi onlarca yıl sürdü.
1954'te imzalanan yeni petrol anlaşmasına göre İran petrolünün yüzde kırkı beş Amerikan şirketine verildi; Anglo-Iranian artık British Petroleum adını taşıyordu ve yüzde kırk pay aldı. İran hükümetinin payı ise yüzde elliye yükseltilmişti. Kağıt üzerinde Mossadegh'in talep ettiğinden daha iyiydi; ama karar alma gücü, bağımsızlık ve onur, bir daha geri gelmemecesine gitmişti. 1979 Devrimi'ni anlatan her ciddi analiz, 1953'ü başlangıç noktası olarak alır. Kolektif hafıza uzundur.
Tarihin ironisi şuradadır: ABD'nin operasyona onay vermesindeki en önemli argüman, Mossadegh'in komünistlerle iş birliği yapabileceğiydi. CIA raporları, İran Tudeh Partisi'nin büyüdüğünü ve Mossadegh'in bu partiyle giderek daha fazla ilişkilendiğini ileri sürüyordu. Ama sonradan yapılan akademik çalışmalar bu tablonun büyük ölçüde abartıldığını ortaya koydu. Mossadegh ne bir komünistti ne de Sovyet ajanıydı. Bir milliyetçiydi; liberal, demokrat ve gerçek anlamda bağımsız bir milliyetçi. Soğuk Savaş'ın ikili mantığı ise "bağımsız milliyetçi"yi iktidar sahipleri için kabul edilemez bir kategori olarak görüyordu. Ya bizimledir ya onlarladır mantığı, orta yolu siliyordu.
Operasyon iki aşamada gerçekleşti. İlk girişim 15-16 Ağustos 1953'te başarısız oldu; askeri birlikler Mossadegh'in evine yürüdü ama geri püskürtüldü. Şah ülkeyi terk edip önce Bağdat'a, sonra Roma'ya geçti. CIA merkezi Kermit Roosevelt'e operasyonun iptal edildiğini bildiren şifreli mesaj gönderdi. Roosevelt bu emre uymadı; Tahran'da kaldı ve sahte kalabalıklar örgütlemeye, gazetelere para dağıtmaya, askeri yetkilileri satın almaya devam etti. Dört gün içinde ikinci bir girişim başarılı oldu. 19 Ağustos sabahı kiralık kalabalıklar Mossadegh'in evini bastı; başbakan arka bahçeye atlayarak komşulardan birine sığındı. Ertesi gün teslim oldu.
Şah, sürgünden döndüğünde iktidarını çok daha sert biçimde kullanmaya kararlıydı. 1957'de kurulan SAVAK, İsrail Mossad ve CIA'nın doğrudan desteğiyle oluşturulan gizli bir polis örgütüydü. SAVAK'ın işkence yöntemlerine ilişkin belgeler, Amerikan Senatosu'nun 1975-76 Church Komisyonu raporlarında yer almaktadır. ABD bu düzeni destekliyordu; çünkü alternatif, Körfez petrolünün belirsiz sulara düşmesi demekti. Bu hesap, kısa vadede işe yaradı. Ama uzun vadede 1979'da ödenen fatura çok ağır oldu.
Dünyanın farklı coğrafyalarında benzer senaryolar yaşandı. Guatemala'da 1954'te democratik seçimle işbaşına gelen Jacobo Árbenz, United Fruit Company'nin topraklarını reform programı çerçevesinde dağıtmaya çalışınca, CIA destekli bir darbe onu devirdi. Kongo'da 1961'de Patrice Lumumba, CIA'nın onayıyla öldürüldü; ülkenin bakır ve kobalt rezervleri, Batı çıkarlarına daha yatkın yöneticilerin elinde kaldı. Bu örnekler, 20. yüzyılın ortasındaki Amerikan dış politikasında bir patron-müşteri mantığının işlediğini gösterir: Doğal kaynakları kimin yönettiğinin önemi vardı ve bu yönetim, demokratik seçimlerden değil Washington'ın tercihlerinden geçmek zorundaydı.
1953 darbesinin İran hafızasındaki izi ne kadar derin? 1979 Devrimi'nin söylemine bakın. Ayetullah Humeyni'nin "Büyük Şeytan" kavramı, soyut bir anti-Amerikancılık değildi; somut bir tarihin damgasıydı. İran devlet radyosunun devrim sabahı yayınladığı ilk haberlerde 1953 darbesine açıkça atıf yapıldı. Devrimin hemen ardından ABD Büyükelçiliği'nin işgal edilmesi ve diplomatların rehin alınması, doğrudan bu dönemin sembolik bir hesaplaşmasıydı. Kırk yıl sonra İranlı görüşmeciler, nükleer müzakerelerde masaya oturduklarında, zihni arka planda 1953 her zaman hazırdı. Güvensizliğin ve kırgınlığın bu kadar kalıcı olması, tarihin ne kadar uzun vadeli bir politika değişkeni olduğunu kanıtlar.
OPEC, 1960'ta Bağdat'ta kurulduğunda, Batılı petrol şirketleri bu gelişmeyi hafifseyen bir tavırla karşıladı. Beş kurucu üye, Irak, İran, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela, toplam dünya petrol rezervlerinin büyük bir bölümüne sahipti. Ama ürettikleri petrolün fiyatını belirleme hakları yoktu. Fiyatlar, "liste fiyatları" adıyla bilinen ve büyük petrol şirketlerinin tek taraflı olarak belirlediği rakamlardan ibaretti. Bu fiyatlar, şirketlerin ödediği royaltileri hesaplayan üretici ülkeler için de zemin oluşturuyordu. OPEC'in ilk on yılı, geniş ölçüde bu "liste fiyatı" düzenine itiraz etmekle geçti.
1960'ların ortasında Orta Doğu petrolünün siyasi coğrafyası hızla değişti. 1967 Altı Gün Savaşı, Arap ülkelerinin kısa süreli bir petrol ambargosunu denediği ilk büyük krizdi. Ama bu ilk girişim başarısız oldu: Suudi Arabistan ve diğer üreticiler arasında koordinasyon eksikliği vardı, ABD kendi petrol üretimini devreye sokabiliyordu ve ambargo dağıldı. Ama hem Riyad hem Kahire hem de Bağdat, o deneyimden bir ders çıkardı: Petrol, yalnızca koordineli ve uzun süreli uygulandığında silah olabilir.
Tam bu noktada, 1970'lerin başında global petrol piyasasının dengesi değişti. ABD üretimi 1970'te zirveye ulaştı ve düşmeye başladı. Bu, M. King Hubbert'ın 1956'da öngördüğü "üretim zirvesi" teorisinin gerçekleşmesiydi. ABD artık ek talebi kendi üretimiyle karşılayamıyordu; ithalata bağımlılığı artıyordu. Bu demografik ve jeolojik dönüşüm, OPEC'in elini güçlendirdi. 1971 Trablus Anlaşması ve 1972 Cenevre Protokolü'nde OPEC üyeleri, Batılı şirketlerle fiyat müzakerelerinde tarihte ilk kez gerçek bir kaldıraç elde etti. Ama asıl hesaplaşma, henüz bir yıl uzaktaydı.
OPEC'in ilk on yılı görece sessiz geçti; ama bu sessizlik zayıflığın değil, örgütün henüz dişlerini bilemediğinin göstergesiydi. 1965'te Venezuela Enerji Bakanı Juan Pablo Pérez Alfonzo, OPEC'in gerçek misyonunu şöyle tanımladı: Petrol üreten ülkelerin, kendi hammaddesi üzerindeki egemenliğini yeniden kazanması. Pérez Alfonzo, "petrolü toprağın içinde tutmak" kavramını da o dönemde geliştirdi; üretimi sınırlandırarak fiyatı yüksek tutmak. Bu fikir 1973'te hayata geçecekti.
1967 Altı Gün Savaşı'nın ardından ilan edilen kısa petrol ambargosu başarısız oldu; ama önemli bir şey öğretti. O başarısızlığın nedeni koordinasyon eksikliğinden çok, ABD'nin kendi iç üretiminin o dönemde hâlâ yüksek olmasıydı. ABD, eksilen Orta Doğu arzını Texas ve Louisiana kuyularından karşılayabildi. Ama 1970'te ABD üretim zirvesi geçilince bu tampon ortadan kalktı. Petrofizikçi M. King Hubbert'ın 1956'da yaptığı öngörü gerçekleşmişti: ABD'nin iç ham petrol üretimi en yüksek noktasına ulaşmış ve düşmeye başlamıştı. Bu demografik ve jeolojik dönüşüm, OPEC'in Batı karşısındaki pazarlık gücünü köklü biçimde artırdı.
1971 Trablus ve 1972 Cenevre anlaşmaları bu dönüşümü formüle etti. OPEC üyeleri, petrol şirketleriyle müzakere ederek hem liste fiyatlarında hem de döviz kuru ayarlamalarında kazanımlar elde etti. Üretici ülkelerin şirket varlıklarına katılım hakkını tescil eden "katılım anlaşmaları" tartışmaya açıldı. Suudi Arabistan, 1972'de Aramco'nun yüzde yirmibeşine sahip oldu ve bu oran 1980'e kadar yüzde yüze tamamlandı. Petrolün millileştirilmesi süreci artık silahlı devrimler ya da CIA destekli darbeleri değil, müzakere masasını gerektiriyordu. Ama asıl güç testi henüz gelmemişti.
6 Ekim 1973 sabahı, Mısır ve Suriye kuvvetleri İsrail'e saldırdı. Yom Kippur Savaşı patlak vermişti. Nixon yönetimi, bir hafta içinde İsrail'e 2,2 milyar dolarlık acil askeri yardım paketini geçirdi. Riyadh'daki Kral Faysal bu karara yanıtsız kalmayacaktı. 17 Ekim'de Arap OPEC üyelerinden oluşan OAPEC, varil fiyatını yüzde yetmiş artırma kararı aldı. Bir gün sonra ABD ve Hollanda'ya petrol ambargosu başladı. Birkaç gün içinde üretime kademeli kesintiler eklendi.
Bu kez 1967'den çok farklı bir senaryo vardı. ABD kendi üretimini düşürmüştü; iç rezervler karşılayamıyordu. Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu petrolu doğrudan Körfez'den ithal ediyordu. Japonya için ise durum gerçekten kritikti: Japonya'nın petrol ithalatının yüzde doksan dokuzu dışarıdan geliyordu. Üstelik bu kez Suudi Arabistan koordinasyonun merkezindeydi; Kral Faysal, ambargonun dağılmasına izin vermedi.
| Gösterge | Ekim 1973 Öncesi | Ocak 1974 | Fark |
|---|---|---|---|
| Ham Petrol Fiyatı ($/varil) | $2,90 | $11,65 | +%302 |
| OAPEC Üretim Kesintisi | 0 | -5,0 Mbpd | Kademeli ambargo |
| ABD Petrol İthalatı (Mbpd) | 6,0 | 4,9 | -%18 |
| ABD Büyüme Oranı | +%5,6 (1973) | -%0,5 (1974) | Resesyon |
| ABD Enflasyonu (TÜFE) | %6,2 (1973) | %11,0 (1974) | Stagflasyon |
| Ambargo Süresi | Ekim 1973 - Mart 1974 (5 ay) | ||
| Kaynak: FRUS 1969-76, Vol.XXXVI; Federal Reserve Historical Data; EIA Historical Statistics. | |||
Kanada petrolünün kısıtlanması, Trudeau'nun kişisel itibarını zedeleyecek ve ihracat politikasındaki işbirliğini reddeden Kanada'ya yönelik ekonomik bir ceza niteliği taşıyacaktır. Söz konusu eylem, ekonomik gücümüzü bilinçli biçimde sergileme olarak algılanacaktır. Kısıtlama düzeyi olarak günlük 395.000 varil önerilmektedir; bu, müzakerelerde kabul etmeye hazır olduğumuz düzeyin de altındadır.
Kissinger'ın 1973 krizini yönetme biçimi, petrol jeopolitiğinin aynı zamanda bir diplomatik akrobasi sanatı olduğunu gösteren en iyi örnektir. Nixon'ın Watergate bataklığına saplanmış olduğu bu dönemde gerçek dış politikayı yürüten Kissinger'dı. Bir yanda İsrail'i sürdürülebilir bir ateşkese ikna etmesi, öte yanda Arap ülkeleriyle ambargoyu kaldırmak için müzakere yürütmesi, bir yanda Moskova'yı bölgesel çatışmanın büyümesi konusunda dizginlemesi gerekiyordu. Bunların hepsini aynı anda yapması gerekiyordu ve bunu büyük ölçüde başardı. Ama bu başarının maliyeti, Suudi Arabistan'a verilen derin güvenlik taahhütleriydi; bu taahhütler sonraki elli yıl boyunca ABD dış politikasını hem güçlendirdi hem bağladı.
Ambargonun kaldırılmasından sonra Kissinger'ın yürüttüğü mekik diplomasisi, petrodolar sistemini doğurdu. 1974 yılında Hazine Bakanı William Simon ve Federal Rezerv Başkanı Arthur Burns ile birlikte yürütülen müzakerelerde, Suudi Arabistan ile gizli bir mutabakat sağlandı. Bu mutabakatın ayrıntıları ancak 2016'da, Bloomberg News'in FOIA talepleri sonucunda elde ettiği belgelerle kamuoyuna sızdı. Suudi Arabistan petrolü dolar üzerinden fiyatlayacak, elde ettiği petrodolar fazlasını ABD Hazine tahvillerine ve dolar bazlı varlıklara yatıracaktı. ABD ise Suudi güvenlik garantisini ve Körfez'deki askeri varlığını sürdürecekti. Bu anlaşma, mevcut finansal mimarinin görünmez temel taşıdır: Dünyanın her yerinde petrol almak için dolar gereklidir ve bu durum, ABD'nin para basmasını, borçlanmasını ve küresel finansal sistemi yönetmesini olağanüstü ölçüde kolaylaştırır.
IEA'nın kurulması ise bu krizin diğer kalıcı mirasıdır. Ocak 1974'te Paris'te toplanan Kissinger organizasyonlu konferansla 16 ülke tarafından temelleri atılan IEA, enerji krizi koordinasyonu için tasarlanmıştı. Ama örgüt zamanla farklı bir misyon edindi: Küresel enerji istatistiklerini toplamak, analiz üretmek ve enerji geçişine yönelik politika önerileri geliştirmek. 2025 tarihli IEA Dünya Enerji Görünümü'nde üretilen analizler, bugün hâlâ bu kurumsal hafızanın birikimini taşır. 1973'te aceleyle kurulan bir kriz örgütü, yarım asırda dünyanın en güvenilir enerji analiz merkezi haline geldi.
Orta Doğu enerji kaynaklarına yönelik sahip olduğumuz erişim ayrıcalığı, bugüne kadar pek çok kez hafife alınmıştır. Petrol ambargosu, yalnızca yakıt teminini kısıtlayan teknik bir müdahale değildir; Batı ittifakının yapısal kırılganlığını hedef alan sistematik bir jeopolitik hamledir. Konuya ilişkin değerlendirmemiz şudur: Ambargonun uzatılması durumunda NATO üyelerinin önemli bir kısmında ciddi ekonomik ve siyasi istikrarsızlık ortaya çıkacak, bu durum ittifak içi dayanışmayı zayıflatacaktır. Stratejik petrol rezervlerinin acilen oluşturulması kaçınılmazdır.
Krizi daha da derin kılan boyutu şuydu: ABD'nin petrol rezervleri fazlasıyla biriktirilmemişti. Stratejik tampon yoktu. Kissinger, Kral Faysal ile 7 Kasım 1973'te yaptığı görüşmede ambargoyu diplomatik çaba yoluyla kaldırmaya çalıştı. Faysal, İsrail'in 1967 öncesi sınırlarına çekilmesini istiyordu. Kissinger bunu vaat edemezdi. Müzakereler devam etti, kış boyunca Amerikalılar benzin kuyruğunda bekledi.
Mart 1974'te ambargo kaldırıldığında, dünya artık aynı dünya değildi. ABD Kongresi, 1975'te Stratejik Petrol Rezervi yasasını çıkardı; bugün SPR, 172 milyon varillik kapasitesiyle çalışıyor. Araç yakıt verimliliği standartları (CAFE) oluşturuldu. Ve en önemlisi, 1974'te IEA kuruldu. Enerji güvenliği artık milli güvenliğin bağımsız bir bileşeniydi.
| Ülke | Ambargo Durumu | Petrol Dışalım Payı | Ekonomik Etki | Uzun Vadeli Yanıt |
|---|---|---|---|---|
| ABD | Birincil hedef | %35 | Resesyon, stagflasyon | SPR, CAFE, IEA kurucu üye |
| Hollanda | Birincil hedef | %70+ | Ağır kıtlık, araç yasağı | Doğalgaz çeşitlendirmesi |
| Japonya | Dolaylı hedef | %99 | Derin enflasyon krizi | Enerji verimliliği devrimi |
| Fransa | Kısmen korundu | %65 | Orta düzey baskı | Nükleer enerji programı ivmesi |
| İngiltere | Kısmen korundu | %50 | Orta düzey baskı | Kuzey Denizi yatırımları hızlandı |
| Almanya | Kısmen korundu | %55 | Kısa vadeli baskı | Rusya gazına yönelişin başlangıcı |
| Kaynak: Licklider (1988), International Studies Quarterly; IEA, 40 Years of Energy Security (2014); Adelman (1995), The Genie Out of the Bottle. | ||||
1973 şokunun daha derin ve uzun vadeli etkisi ise petrodolar sisteminin oluşmasıyla geldi. Nixon'ın Kissinger aracılığıyla 1974'te Suudi Arabistan ile yaptığı gizli anlaşma, tarihte az benzeri görülmüş bir yapısal ittifakı doğurdu: Suudi Arabistan petrolünü yalnızca ABD doları üzerinden fiyatlayacak, elde ettiği gelirleri ABD Hazine tahvillerine yatıracak ve fazla rezervleri Washington'ın onayladığı Batılı finansal kurumlarda tutacaktı. ABD ise karşılığında Suudi güvenlik garantisini sürdürecekti. Bu düzenleme, Doların rezerv para birimi statüsünü onlarca yıl boyunca ayakta tuttu. Ve bu statü, ABD'nin küresel finansal hegemonyasının en önemli maddi temeliydi.
1979, petrol dünyasının en çarpıcı ikinci dönüm noktasıydı. İran Şahı'nın devrilmesi, Abadan Rafinerisi'nin kapanması ve sonra İran-Irak Savaşı'nın başlaması, dünya ham petrol arzını art arda sarstı. 1979'da 13 dolar olan ham petrol fiyatı, 1980'de 38 dolara ulaştı. Bu, enflasyona göre düzeltilmiş fiyatlarla bugün yaklaşık 140-150 dolar karşılığına denk gelir. İkinci büyük petrol şoku, Batı ekonomilerini stagflasyona fırlattı.
Beyaz Saray'da
Körfez bölgesini kontrol altına almaya yönelik herhangi bir dış güç girişimi, Birleşik Devletler'in hayati çıkarlarına karşı doğrudan bir saldırı olarak değerlendirilecektir. Bu tür bir saldırı, askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü araç kullanılarak püskürtülecektir.
Carter, Ocak 1980'de yaptığı Birlik mesajında önemli bir doktrin açıkladı. Bu mesaj, enerji tarihine "Carter Doktrini" olarak geçti: "Herhangi bir dış gücün Körfez bölgesini kontrol altına alma girişimi, ABD'nin hayati çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek ve bu saldırı, askeri güç dahil her türlü araçla geri püskürtülecektir." Bu ifade, coğrafya yerine kaynak güvenliğini tanımlayan ilk büyük ABD doktrinidir. Körfez artık resmi olarak ABD'nin güvenlik şemsiyesi altındaydı.
Donanmamız petrole döndüğünde, İran'daki petrol bizim için vazgeçilmez hale geldi. İngiliz Devleti ile Anglo-Persian arasındaki çizgi, mürekkeple değil petrol damlalarıyla çizilmiştir.
Winston Churchill · İngiliz Amiralliği Birinci Lordu, 1913Reagan döneminde bu doktrin daha da derinleşti. ABD, İran-Irak Savaşı'nda Irak'a hem istihbarat hem de lojistik destek verdi. Körfez'de Amerikan deniz varlığı arttı. 1987-88'de ABD, Kuveyt tankerlerini İranlı saldırılara karşı korumak için "yeniden bayrak" operasyonu başlattı. Körfez, fiilen bir ABD iç denizine dönüşmekteydi.
Bu tablonun zirve noktası 1990'da geldi. Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali, tek bir gecelik bir hamleyle küresel petrol haritasını değiştirme potansiyeline sahipti. Kuveyt petrolünü kontrol altına alan Irak, ardından Suudi sınırına yönelseydi, dünyanın kanıtlanmış rezervlerinin yarısından fazlası tek bir ülkenin elinde olacaktı. Bu senaryo, Batılı hükümetlerin kabul edemeyeceği kadar korkutucuydu. Operasyon Çöl Fırtınası'nın gerçek motivasyonu, insan hakları değil enerji güvenliğiydi. Bunun en açık kanıtı, Irak'ın başka ülkelerdeki işgallerine Batı'nın gösterdiği tepkisizlikle karşılaştırıldığında belirginleşir.
Reagan döneminde Carter Doktrini yalnızca korunmakla kalmadı; fiilen uygulamaya konuldu. 1984'te, İran-Irak Savaşı'nın en kritik aşamasında, ABD Irak'a hem uydu istihbarat görüntüleri hem de çift kullanımlı kimyasal malzeme ihraç etti. Bu malzemelerin bir bölümünün kimyasal silah üretiminde kullanıldığı 1990'larda belgelendi. Raporlar, ABD Ticaret Bakanlığı kayıtları incelendiğinde gün yüzüne çıktı. Washington o dönemde resmi düzeyde "Irak hükümeti kimyasal silah kullanmıyor" diyordu; ama Kürt ve İranlı sivillere yönelik kimyasal saldırılar devam ediyordu. Petrol güvenliği ve Körfez dengesi, insan hakları hesaplarının önünde geliyordu.
İran-Irak Savaşı aynı zamanda Körfez'deki Amerikan deniz varlığını kalıcılaştırdı. 1980'lerde, Körfez'de "tanker savaşı" diye bilinen dönemde, hem İran hem Irak rakibinin petrol tankerlerine saldırıyordu. Kuveyt, 1987'de ABD'den tankerlerini "yeniden bayraklama" yoluyla Amerikan gemisi statüsüne geçirmesini talep etti. Reagan bu talebi kabul etti; ve böylece ABD Deniz Kuvvetleri fiilen Körfez'de devriye görevi üstlendi. Bu kararın ardından bir ABD savaş gemisi, radar hatasıyla İran yolcu uçağı Iran Air 655'i füzeyle düşürdü; 290 sivil hayatını kaybetti. Washington üzüntü bildirdi ama özür dilemedi. Körfez'deki Amerikan deniz varlığı, artık yerleşik bir gerçekti.
1990'da Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali, bu denklemin en sert sınavıydı. Birkaç saatin içinde ham petrol fiyatı yüzde kırk fırladı. Dünya piyasaları panikle kapandı. Başkan Bush, CNN kameralarının önünde "Bu işgal geri döndürülecektir" derken, gerçek hesaplaşma Orta Komuta'da yapılıyordu. General Norman Schwarzkopf'un Savunma Bakanı Dick Cheney'e sunduğu brifingde, olası Irak ilerleyişinin Suudi topraklara ulaşması durumunda küresel petrol rezervlerinin yüzde altmışının tek bir devletin elinde olacağı hesaplanmıştı. Bu oran, hiçbir Batılı hükümetin tolere edemeyeceği bir jeopolitik konsantrasyonu temsil ediyordu.
Operasyon Çöl Kalkanı ve ardından Çöl Fırtınası, tarihte en büyük çok uluslu askeri koalisyonlardan birini sahaya sürdü. 34 ülke, 700.000'i aşkın asker. Irak kuvvetleri 100 günlük hava saldırısından sonra 100 saatlik bir kara harekâtıyla Kuveyt'ten atıldı. Ama belki bu savaşın en önemli mirası, askeri değil sembolikti. Körfez Savaşı, ABD'nin enerji güvenliği için ne ölçüde ve ne hızda askeri güç kullanabileceğini dünyaya gösterdi. Ve bu gösterinin maliyeti, hem maddi hem manevi açıdan çok büyüktü; ama petrol dengelerini korumanın maliyeti, kaybetmenin maliyetinden daha düşük görünüyordu.
Bu savaşın diğer kalıcı etkisi, Suudi topraklarında kalan Amerikan askerî varlığıydı. Savaş bittikten sonra, bazı Amerikan üsler Suudi Arabistan'da tutuldu. Bu karar, İslam dünyasında derin bir kırılganlık noktasını açtı. Usame bin Ladin'in Suudi rejimini ve Amerikan hedeflerini neden hedef aldığının birincil gerekçesiydi; kutsal topraklarda "kâfir" askerler. Körfez Savaşı'nın enerjiyi kurtarmak için aldığı kararlar, on yıl sonra 2001'deki trajedinin uzak nedenlerine katkıda bulundu. Tarihsel nedensellik zincirleri bazen bu kadar karmaşık ve acı verici biçimde örülür.
Batı Orta Doğu petrolüyle boğuşurken, Sovyetler Birliği sessizce kendi enerji imparatorluğunu inşa ediyordu. 1960'ların sonunda Batı Sibirya'da keşfedilen Samotlor petrol sahası, dünyanın o güne kadar bulunan en büyük petrol rezervlerinden biriydi. Tyumen bölgesi, Güneybayra Sibirya'nın ücra köşelerinde, sert karasal iklim ve bataklık tundra koşullarında, dev bir rezervler bütününü barındırıyordu. 1970'ler boyunca bu sahalardaki üretim, SSCB'yi Suudi Arabistan ile birlikte dünyanın en büyük petrol üreticileri arasına taşıdı.
Ama Sovyet petrol stratejisi, yalnızca üretim değildi. 1960'ların ortasından itibaren Sovyetler, Doğu Bloku ülkelerini kendine bağlamak için enerjiyi bir araç olarak kullandı. Druzba (Dostluk) Boru Hattı, 1964'te tamamlandığında Macaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya ve Polonya'ya Sovyet petrolü taşıyordu. Bu ülkelerin enerji bağımlılığı, siyasi bağımlılığı pekiştiren maddi bir temel oluşturuyordu.
Batı Almanya ise farklı bir hikayeydi. Willy Brandt'ın "Ostpolitik" politikası çerçevesinde, Batı Almanya 1970'lerin başında Sovyetler Birliği ile bir doğalgaz boru hattı anlaşması imzaladı. Bu anlaşma, Carter ve Reagan dönemlerinde Washington'ı son derece rahatsız etti. Reagan yönetimi, Sibirya boru hattını engellemek için Avrupa şirketlerine yaptırım tehdidinde bulundu; ama Bonn, bu baskıya direndi. Batı Almanya'nın tutumu şuydu: Ekonomik karşılıklı bağımlılık, güvenlik garantilerinden daha sağlam bir barış zemini oluşturabilir. Bu mantık, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte neredeyse ispatlanmış gibi göründü. Ama sonraki kırk yılda bu bağımlılığın ne kadar kırılgan olduğunu Rusya'nın ta kendisi ispat etti.
| Dönem | Üretim (Mbpd) | Dünya Payı | Kilit Olay |
|---|---|---|---|
| 1965 | ~6,0 | %15 | Batı Sibirya keşifleri başlangıcı |
| 1970 | ~7,1 | %17 | Druzba boru hattı tam kapasitede |
| 1975 | ~9,5 | %20 | Samotlor zirveye yaklaşıyor |
| 1980 | ~12,0 | %22 | SSCB en yüksek üretim düzeyi |
| 1984 | ~11,9 | %21 | Reagan-Suudi fiyat baskısı başlıyor |
| 1986 | ~11,6 | %21 | Fiyat çöküşü: Suudi Arabistan arzı artırdı |
| 1991 | ~9,2 | %18 | SSCB dağıldı, üretim çöktü |
| Kaynak: BP Statistical Review of World Energy; EIA International Energy Statistics; Yergin, The Prize (1991). | |||
1986 fiyat çöküşü, Sovyetler Birliği için ölümcül bir darbe oldu. Suudi Arabistan, Amerikan teşvikiyle petrol arzını artırınca, ham petrol fiyatı yılın başındaki 27 dolardan yılın ortasında 10 doların altına indi. SSCB ekonomisinin yaklaşık yüzde kırkı enerji ihracat gelirlerine dayanıyordu. Bu gelirler yarı yarıya düşünce, bütçe açıkları kontrol edilemez hale geldi. Gorbachev sonradan anılarında, 1986 fiyat çöküşünün perestroyka'yı bir tercih değil zorunluluk haline getirdiğini yazacaktı. Petrol hem SSCB'yi ayakta tutmuş hem de sonunda devirmişti.
Sovyet petrol coğrafyasının jeopolitik önemi, yalnızca üretim rakamlarıyla anlaşılamaz. Asıl anlam, Moskova'nın bu enerjiyi nasıl bir araç olarak kullandığında yatıyor. Doğu Bloku'na ucuz Sovyet petrolü, ekonomik bir tercih değil siyasi bir bağ oluşturuyordu. Polonya veya Çekoslovakya, Sovyet petrolünü piyasa fiyatının altında alıyordu; karşılığında Varsova Paktı çerçevesinde kalıyor, Moskova'nın dış politika tercihlerine itaat ediyordu. Bu, petrolün hem iktisat hem de siyaset bilimine yayılan çift boyutlu gücünün en temiz örneğidir: Kaynak bağımlılığı, siyasi bağımlılığa dönüşür.
Batı Almanya'nın bu denklemde oynadığı rol ise daha nüanslıydı. Ostpolitik çerçevesinde geliştirilen Sovyet-Alman doğalgaz işbirliği, her iki hükümetin kendi içinde de tartışmalı bir konuydu. Alman iş çevresi ekonomik çıkarlar nedeniyle bu ilişkiyi istiyordu; ama Bonn'daki stratejik çevrelerin bir bölümü ve Washington, bağımlılık riskini öne çıkarıyordu. Reagan yönetimi, Sibirya boru hattı projesine Avrupalı şirketlerin katılımını engellemek için 1982'de bu şirketlere yaptırım kararı aldı. Ama Fransa, İtalya ve İngiltere hükümetleri bu kararı reddetti. Avrupalı şirketler çalışmaya devam etti. Boru hattı 1984'te tamamlandı. Atlantik ittifakı, enerji ticareti konusunda net bir çatlak verdi.
Samotlor petrol sahasının tarihi, Sovyet sisteminin hem güçlü hem de kırılgan yanlarını bir arada gösterir. 1969'da keşfedildiğinde dünyanın en büyük petrol sahalarından biriydi; zirve üretimi 1980 başlarında günde 3,4 milyon varili aştı. Ama bu üretim, kısa vadeli maksimizasyona göre tasarlanmıştı. Uzun ömürlülüğü artıracak yatırımlar yapılmadı, su enjeksiyonu agresif biçimde kullanıldı. Sahalar 1980'lerin sonunda hızla düşmeye başladı; ve bu düşüş, Sovyet petrol gelirlerini hem azaltan hem öngörülemeyen bir değişkene dönüştürdü. Batı Sibirya'nın kaderi, merkezi planlama ekonomisinin enerji sektöründeki yapısal zaafiyetini özetler.
Gorbachev, 1985'te iktidara geldiğinde petrol gelirlerinin SSCB bütçesindeki payı kritik eşiğin çok üzerindeydi. Ekonomi bu gelirlere öyle derinden bağımlıydı ki, herhangi bir fiyat düşüşü tüm sistemi sarsabilirdi. 1986'da Suudi Arabistan, üretimi artırarak bunu yaptı. Tarihin ironisi şudur: Suudilerin bu hamlesini teşvik eden en önemli faktörlerden biri, Reagan yönetiminin "Sovyetler'in petrol gelirlerini azaltın" telkiniydi. ABD, SSCB'yi doğrudan askeri yolla değil, enerji fiyatları üzerinden ekonomik baskıyla çökertmeyi hesapladı. Bu hesap, ilerleyen birkaç yıl içinde büyük ölçüde tuttu.
SSCB'nin dağılmasından sonra oluşan Bağımsız Devletler Topluluğu ve özellikle Rusya Federasyonu'nun, o kaynakların üzerinde oturan bir güç olarak doğması, enerji jeopolitiğinin 21. yüzyılda da tartışmanın merkezinde kalacağını ilan ediyordu. Ama bu kez yeni bir aktörle: Devletin denetiminde olmayan, özelleştirilmiş ya da yarı özelleştirilmiş dev enerji şirketleriyle. Rosneft, Gazprom ve Lukoil'un 1990'lardaki doğuşu, Sovyet sisteminin enkazından neler ortaya çıkabileceğinin en tuhaf ve en ilginç göstergesiydi. Bu hikaye, ikinci bölümün ana konuları arasında.
1979 İran Devrimi, Orta Doğu jeopolitiğinde neredeyse her dengeyi alt üst etti. Şah'ın Batı yanlısı otokratik rejimi yıkıldı; yerine Humeyni liderliğindeki İslam Cumhuriyeti geçti. Bu dönüşüm, ABD'nin Körfez'deki iki temel müttefikinden birini kaybetmesi anlamına geliyordu. İsrail ve Suudi Arabistan hâlâ Batı çizgisindeydi; ama İran'ın devrilerek cepheyi değiştirmesi, Washington'ın bölgedeki hesaplarını kökten bozdu.
Kasım 1979'da ABD Büyükelçiliği'nin işgali ve diplomatların rehin alınması, on beş ay süren bir kriz doğurdu. Bu kriz hem Carter'ın siyasi sonunu hazırladı hem de Amerikan kamuoyunun İran algısını kalıcı biçimde şekillendirdi. Ama krizin derininde yatan gerçek, salt diplomatik değildi. İran'ın Körfez'deki kilit konumunu düşündüğünüzde; Hürmüz Boğazı'nın güneyinde yaklaşık bin dört yüz kilometre kıyı şeridine, muazzam petrol rezervlerine ve bölgenin en büyük ve en iyi eğitimli nüfusuna sahip bir ülkenin aniden "düşman" kategorisine geçmesi, ABD stratejistleri için pek az seçenek bırakıyordu.
Carter Doktrini'nin ilanı bu çaresizliğin diplomatik ifadesiydi. Ama doktrin, teorik bir ilkeydi; fiili uygulanması 1980-1988 İran-Irak Savaşı boyunca gerçekleşti. Washington, Bağdat'ı İran'ın bölgesel gücünü dengeleyebilecek bir aktör olarak gördü. Bu hesap hem sinik hem tehlikeliydi. Saddam Hüseyin, ne demokratik bir müttefikti ne de güvenilir bir ortak; ama Soğuk Savaş'ın ikili mantığı içinde, düşmanın düşmanı fiilen desteklenebilirdi. ABD, hem istihbarat hem lojistik hem de finansal destek sağladı; ayrıca Irak'ın kimyasal silah kapasitesini geliştirmesine göz yumdu.
Suudi Arabistan ise bu dönemde çifte baskı altındaydı. İçeride 1979'da Mekke'nin büyük camisine yapılan silahlı saldırı, krallığın dini meşruiyetini sarsmıştı; dışarıda İran Devrimi, Körfez'deki Şii nüfusu harekete geçirebilirdi. Riyad bu ortamda hem Irak'a mali destek verdi hem de Amerikalı silahları satın aldı hem de OPEC içindeki koordinasyonu sürdürmeye çalıştı. Petrol politikasını dış tehditlerle dengelemek, Suudi dış politikasının kronik bir gündemidir; bu dönem bu gerçeği en belirgin biçimde gözler önüne serdi.
1988'de İran-Irak Savaşı ateşkesle sona erdiğinde, bölgede ciddi bir güç boşluğu oluşmuştu. Irak, savaş sonrasında sekiz yıllık çatışmanın yarattığı borç yükü altındaydı. Saddam, Kuveyt'in petrol kotalarını aşarak Irak'ın kuyularından "çalmasından" yakınıyordu; Kuveyt'in Rumayla Sahası'nın sınır ötesindeki Irak bölümüne uzandığını öne sürüyordu. Bu itiraz, salt teknik bir sınır anlaşmazlığı değildi; Körfez petrol coğrafyasının yarattığı gerilimin patlama noktasıydı. 1990 Ağustos'unda Saddam bu gerilimi tanklar ve topçularla çözmeye kalktı.
Körfez Savaşı'nın sonucunda ABD'nin bölgedeki varlığı daha da derinleşti; ama bununla birlikte bir gerilim de kalıcılaştı. Suudi topraklarındaki Amerikan üsleri, hem Körfez güvenliğinin hem de İslam dünyasında artan öfkenin sembolü haline geldi. 1996'daki Khobar Towers saldırısı ve 1998'deki Kenya-Tanzanya büyükelçilik bombalamalarının failleri, bu üslerin varlığına duyulan öfkeyi açıkça dile getirdi. Enerji güvenliğini sağlamak için alınan kararlar, yeni güvenlik tehditleri üretiyordu. Bu paradoks, 21. yüzyılda da derinleşmeye devam etti.
Petrol jeopolitiği tarih yazımının en zengin kaynak havuzlarından biri, ABD hükümetinin gizliliği kaldırılan arşivleridir. Foreign Relations of the United States (FRUS) serisi, Dışişleri Bakanlığı'nın belgelediği diplomatik yazışmaları kapsar. Bu belgeler, hem olayların nasıl gerçekleştiğini hem de resmi tarih anlatısından neyin farklılaştığını gösterir. 1969-76 dönemini kapsayan Vol. XXXVI, Enerji Krizi cildi, Nixon-Kissinger döneminin enerji politikasını birinci elden anlatan en kapsamlı kaynaktır.
Bu belgelerden çıkan bazı bulgular beklenenden daha net bir tablo çizer. Kissinger'ın Mart 1970 tarihli Nixon'a muhtırası, petrole bağımlılığın güvenlik açığı oluşturduğunu açıkça tespit ediyordu; ama bu tespite rağmen hükümet, üç yıl boyunca anlamlı bir önlem almadı. Ambargo 1973'te geldiğinde hazırlıksız yakalandılar. Bu, uyarıların yapıldığı ama siyasi irade oluşmadığı klasik bir desen gösterir; enerji politikasında bu desen defalarca tekrar etti.
CIA arşivlerinin gizliliği kaldırılan bölümleri ise özellikle Mossadegh darbesi konusunda son derece açıklayıcıdır. Donald Wilber'ın 1954 tarihli gizli raporu, operasyonun nasıl planlandığını, CIA'nın İranlı gazetecilere, politikacılara ve din adamlarına nasıl para ödediğini, sahte halk gösterilerinin nasıl örgütlendiğini adım adım anlatır. Bu belge, ABD dış politikasının resmî söylemi ile fiilî pratiği arasındaki uçurumu görmek için eşsiz bir kaynaktır.
NSC belgelerinde ise özellikle Carter dönemi ilginç malzeme sunar. Carter'ın kişisel notları ve NSC toplantı tutanakları, petrol krizinin hem ekonomi hem jeopolitik hem de iç siyaset üzerindeki etkisini özgün bir anlatıyla belgeler. Carter, günlüklerinde bu dönem kararlarını kimi zaman derin bir yorgunluk ve çaresizlik hissiyle not etmiştir; bu, tarihsel belgelerin stratejik anlatının ötesinde ne kadar insani bir boyut taşıdığını hatırlatır.
Ama bu arşivlerin söylemediği şeyler de en az söyledikleri kadar önemlidir. Suudi-Amerikan petrodolar müzakerelerinin ayrıntıları onlarca yıl kapalı tutuldu; 2016'da ortaya çıkan Bloomberg haberleri, bu sürecin ne kadar özenle örtbas edildiğini gösterdi. Körfez emirlikleriyle yapılan güvenlik anlaşmalarının büyük bölümü hâlâ sınıflandırılmış durumda. Petrol şirketleri ile Dışişleri Bakanlığı arasındaki iletişim, FOIA taleplerine rağmen ancak kısmen gün yüzüne çıkabildi. Bu sınırlar, petrol jeopolitiği araştırmacılarının sürekli karşılaştığı yapısal engeli yansıtır: En önemli kararlar, en az belgelenen kararlardır.
Tüm bu kısıtlamalara rağmen, gizliliği kaldırılan arşivler, petrol jeopolitiğinin popüler anlatısının çok ötesinde bir derinliği mümkün kılmaktadır. Savaşların petrol için yapıldığı söylemini "komplo teorisi" olarak reddetmek kolayken, arşiv belgelerine bakıldığında, enerji güvenliğinin siyasi karar süreçlerinde ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu görmek son derece kolaydır. Bu, aynı şey değildir; ama ikisi arasındaki çizgi her zaman düşünüldüğü kadar kalın değildir.
1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması, Orta Doğu'nun bugünkü siyasi coğrafyasının temel şablonunu çizdi. İngiliz diplomatı Mark Sykes ve Fransız meslektaşı François Georges-Picot, Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşımını gizlice planladıkları bu anlaşmada, aşiret bağları, dini topluluklar ve etnik yapıları büyük ölçüde göz ardı ettiler. Sınırlar, bir cetvelle haritanın üzerine çizildi. Bu sınırlar, 20. yüzyılın en büyük istikrarsızlık kaynaklarından birini üretti; ama aynı zamanda petrol rezervlerinin hangi devlet çerçevesinde bulunacağını da belirledi.
Musul tartışması, bu coğrafya üretiminin en çıplak örneğidir. Bugünkü Kuzey Irak'ta yer alan Musul, hem Kürt nüfusun yoğun olduğu bir bölgeydi hem de geniş petrol rezervlerine ev sahipliği yapıyordu. San Remo Konferansı'nda Fransa ile İngiltere arasındaki müzakerelerde Musul'un hangi mandaya dahil edileceği sorunu, aylarca süren tartışmalar yarattı. İngiltere nihayetinde Musul'u Irak mandası çerçevesinde aldı; karşılığında Fransızlara Suriye üzerindeki İngiliz iddialarından vazgeçildi ve Fransız şirketlerine Irak petrolünün yüzde yirmibeş payı verildi. Tarihçi David Fromkin bu süreci şöyle özetler: Ortadoğu'nun modern haritası, petrol rezervleri ve stratejik hesapların bileşimiyle çizildi; halkların onayı ya da rızası yoktu.
1930'larda ve 1940'larda yükselen bağımsızlık hareketleri, bu çerçeveye meydan okurken kaçınılmaz biçimde petrol sorunuyla yüzleşmek zorunda kaldı. Irak'ta 1958'de gerçekleşen askeri darbe, hem İngiliz etkisini kırdı hem de Iraq Petroleum Company'nin millileştirileceğine dair sinyaller verdi. Mısır'da Nasser'ın 1956'da Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi, petrol tesisleri değildi ama jeopolitik anlam bakımından aynı kategorideydi: Millileştirme, egemenliğin maddi tasdikiydi. Bu hamlenin yarattığı Süveyş Krizi'nde İngiltere, Fransa ve İsrail'in askeri müdahalesi ABD tarafından durduruldu; ama bu durduruşun ardında öncelikle ittifak kurgusunun korunması değil, daha geniş hesaplar yatıyordu. Washington, Batılı müttefiklerinin kontrolden çıkmasına izin veremezdi; bunun Arap milliyetçiliği ve Sovyet nüfuzu üzerindeki etkileri dengelenmesi güç bir kriz üretirdi.
1960'ta OPEC'in kurulması, bu bağımsızlık mücadelesinin kurumsal ifadesidir. Ama OPEC'in gerçek gücü, ne 1960'ta ne de 1970'lerin başında ortaya çıktı. Şirketlerin fiyat belirleme tekeli kırılmadığı sürece, örgüt ancak sembolik bir direniş platformu olarak kaldı. 1971'de Libya'nın Oksidentalı zorlamasıyla elde edilen ilk gerçek fiyat artışı, bu sembolik direncin operasyonel bir güce dönüşmesinin başlangıcıydı. Kaddafi'nin "yeni anlaşma yoksa kapanır" tehdidi, ilk büyük başarıya dönüşünce diğer OPEC üyeleri de aynı taktiği denedi. Bu dalganın doruk noktası, 1973 ambargosu oldu.
Petrolün sömürgeci coğrafyayla ilişkisi, yalnızca tarihsel değil aktüeldir. Bugün hâlâ Irak, Libya ve Yemen'in yaşadığı iç çatışmaların temelinde, 20. yüzyılın başında yapay biçimde çizilen sınırların üzerine inşa edilen ve hiçbir zaman tam olarak oturmayan devlet yapıları yer almaktadır. Petrol rantı, bu devletlerin kurumsal kapasitesini geliştirmek yerine çoğunlukla güç mücadelelerinin finansmanına döndü. Sömürgeci coğrafyanın mirası, petrol gelirleriyle birleşince birbirini besleyen bir kırılganlık döngüsü oluşturdu.
1991'de Sovyetler Birliği dağıldığında, dünya petrol düzeni yüz seksen yılda üçüncü büyük dönüşümünü tamamlamıştı. İlk dönemde İngiliz hegemonyası, ikincisinde Anglo-Amerikan ortak yönetimi, üçüncüsünde ABD tek kutupluluğu. Her geçiş bir savaşı, bir krizi ya da bir çöküşü kapsıyordu.
Bu dönemden çıkan dersler bugün de geçerlidir. Birincisi, petrol üretim hakları hiçbir zaman yalnızca ticari bir mesele olmadı; her zaman jeopolitik bir sorundu. AIOC gelir tabloları bize İngiliz İmparatorluğu'nun gerçek ekonomik anatomisini gösterir. Operation Ajax, demokratik meşruiyetin petrol çıkarları önünde nasıl eride bildiğini kanıtlar. İkincisi, petrol şokları tekrar eder; ama her seferinde farklı aktörler ve farklı mekanizmalarla. 1973'te OPEC'in Arap üyeleri ambargo uyguladı; 1979'da İran Devrimi spontane bir arz krizi yarattı. Üçüncüsü, enerji bağımlılığı siyasi bağımlılığa dönüşür; Doğu Bloku'nun Sovyet gazına bağımlılığı ve Almanya'nın Sovyet gazına yönelişi, bu dönüşümün iki farklı biçimini gösterir.
Ve belki en önemlisi: Petrolün, dünyanın petrolden geçiş yapacağı iddia edildiği her dönemde, yeniden merkeze yerleşen bir gücü vardır. 1970'lerde herkes nükleer enerjinin petrolü geçersiz kılacağına inandı. Günümüzde elektrikli araçlar ve yenilenebilir enerjinin aynı vaadi taşıdığı söyleniyor. Ama IEA'nın 2025 tahminlerine göre, küresel petrol talebi 2030'a kadar anlamlı bir düşüş göstermeyecek. Yerin altındaki imparatorluk, beklenenden çok daha uzun yaşıyor.
Petrol jeopolitiğinin bu ilk seksen yılından çıkan tabloya daha geniş bir perspektiften bakıldığında, yinelenen bir örüntü dikkat çeker. Büyük güçler, petrol kaynaklarını kontrol altında tutmak için hem askeri hem ekonomik hem de gizli araçlara başvurdu. İran 1953, Guatemala 1954, Kongo 1960, Şili 1973. Bu coğrafyaların ortak paydası, Batı çıkarlarıyla çatışan politikalar izleyen ve doğal kaynakları üzerinde egemenlik talep eden hükümetlerdir. Müdahalelerin biçimleri farklıydı; ama mantığı aynıydı. Kaynak güvenliği, demokratik meşruiyetin önündeydi.
Öte yandan, bu müdahalelerin uzun vadeli bedeli de sistematik olarak küçümsendi. İran'da 1979'da patlayan devrimin kökleri 1953'e uzanıyordu. Suudi Arabistan'daki istikrarsızlık ve köktenciliğin bir bölümü, ABD'nin Körfez'deki süregelen askeri varlığına reaksiyon olarak gelişti. Irak'ın 1990'lı ve 2000'li yıllarda yarattığı sorunlar, onlarca yıllık dış müdahalenin ve desteklenen diktatörlüklerin mirasıydı. Kısa vadeli enerji güvenliği hesapları, uzun vadede güvenlik sorunları üretti.
Bu dönemden çıkarılabilecek belki en derin ders şudur: Petrol, güç vermez; güç bağımlılığı yaratır. Hem üreticiler hem tüketiciler, petrol denkleminin içine girdiklerinde çıkmakta güçlük çektiler. ABD, petrolü başkalarından almak için güvenlik garantisi verdi; verdiği garantilerden geri adım atmak giderek zorlaştı. Suudi Arabistan, petrol gelirlerine bağlı bir refah devleti kurdu; bu modeli sürdürmek için fiyatları yüksek tutmak zorunda kaldı. Sovyetler Birliği, petrol gelirlerine ekonomiyi yapısal olarak bağladı; fiyat düşünce sistem çöktü. 21. yüzyılda Rusya, Suudi Arabistan ve hatta ABD, bu dersleri farklı biçimlerde tekrar öğrendi. İkinci bölümde bu öğrenme süreci anlatılıyor.
1973 krizinin en az bilinen ama en kalıcı mirası, petrodolar sistemidir. Bu sistem, uluslararası petrol ticaretinin yalnızca ABD doları üzerinden gerçekleştirilmesini esas alır. Kavramın tarihi, 1974'e dayanır. Suudi Arabistan Maliye Bakanlığı ile ABD Hazinesi arasında yürütülen müzakereler, kamuoyuna kapalı olarak yürütüldü ve ayrıntıları ancak onlarca yıl sonra sızdı. Temel anlaşma şuydu: Riyad, petrol satışlarını dolar cinsinden fiyatlayacak ve petrodolar fazlasını ABD Hazine tahvilleri ile Wall Street bankacılık sistemine yatıracaktı. ABD ise Suudi güvenlik garantisini ve Körfez'deki askeri varlığını sürdürecekti.
Bu düzeneğin küresel ekonomi üzerindeki etkisi devasadır. Dünyanın her yerinde petrol almak isteyen herhangi bir ülke, önce dolar edinmek zorundadır. Bu zorunluluk, dolara yapay bir talep yaratır ve ABD'nin "olağanüstü ayrıcalık" olarak bilinen avantajını besler: ABD, kendi para birimini basan ülke olduğundan, dolar cinsinden borçlanma maliyeti diğer ülkelere kıyasla çok daha düşüktür. Ekonomist Barry Eichengreen bu avantajı etraflıca belgelemiştir; tahminlere göre ABD, petrodolar sistemi sayesinde yılda onlarca ile yüzlerce milyar dolar arasında değişen ölçüde finansman avantajı elde etmektedir.
Petrodolar sistemini tehdit eden ilk ciddi girişim, 2003'te Saddam Hüseyin'in Irak petrolünü Euro üzerinden satmaya başlamasıyla geldi. Bu adım, hem ekonomik hem sembolik açıdan meydan okuyucuydu. Bazı analistler, Irak Savaşı'nın bir nedeninin bu tehdit olduğunu öne sürdü; ancak savaşın gerçek motivasyonları çok daha karmaşıktı ve bu tez tam olarak kanıtlanamadı. Ama Saddam'ın devrilmesinin hemen ardından Irak petrolünün yeniden dolar üzerinden satılmaya başlanması, bu argümanı akılda tutulası kıldı.
2022 sonrasında Rusya'nın Çin, Hindistan ve bazı Körfez ülkelerine yuan, rupi ve ruble üzerinden enerji satmaya başlaması, petrodolar sisteminin çevresinde en ciddi çatlakları yarattı. Henüz sistemin çöküşünden söz etmek mümkün değil; dolar hâlâ küresel rezerv para biriminin çok ötesinde bir ağırlık taşıyor. Ama "dolar bağımlılığından uzaklaşma" (de-dolarizasyon) tartışmaları artık teorik değil, pratik bir jeopolitik gündem oluşturuyor. Bu sürecin nereye evrileceği, 21. yüzyılın enerji jeopolitiğinin en kritik sorularından biridir.
| Bileşen | Mekanizma | ABD Avantajı | Kırılganlık |
|---|---|---|---|
| Dolar Fiyatlaması | Petrol yalnızca dolarla satılır | Dolara yapay talep | Alternatif para birimlerine geçiş |
| Petrodolar Geri Dönüşümü | Körfez gelirleri ABD tahviline yatırılır | Düşük faizle borçlanma | Çeşitlendirme kararları |
| Güvenlik Garantisi | ABD Körfez'i korur | Jeopolitik nüfuz | Siyasi baskı ve itibar |
| SWIFT Sistemi | Dolar işlemleri ABD denetiminde | Yaptırım gücü | Alternatif ödeme sistemleri |
| Kaynak: Eichengreen, Exorbitant Privilege (2011); Spiro, The Hidden Hand of American Hegemony (1999); CFR Energy Security Report. | |||
1986 petrol fiyat çöküşü, modern tarihte bir devletin enerji gelirine olan bağımlılığının ne kadar hayati bir kırılganlık yarattığını gösteren en keskin örnek olarak kalmaktadır. SSCB'nin bu çöküşe verdiği yanıt, ilerleyen yıllarda hem Rusya'nın hem de diğer petro-devletlerin politika yapıcıları için zorunlu bir ders kitabı sayfası oldu.
1985 yılı itibarıyla Sovyet bütçe hesaplamaları, varil başına yaklaşık 25-30 dolar fiyatı öngörüyordu. Bu fiyat seviyesinde hem dış borç ödemeleri hem de askeri harcamalar hem de tüketim sübvansiyonları karşılanabiliyordu. Gorbachev'in Mart 1985'te iktidara gelmesi, Politbüro'nun sistemi sürdürmekte güçlük çektiğinin itirafıydı. Ama kimse, birkaç ay içinde fiyatların yarıdan fazla düşeceğini hesaplamıyordu.
Suudi Arabistan'ın kararı sürpriz geldi. Kral Fahd yönetimi, yıllardır üretim kısıntısıyla piyasayı destekleyen "swing producer" rolünden vazgeçerek 1985 sonunda arzı patlatmaya başladı. Bu kararın ardında birden fazla faktör vardı: Suudi pazar payının Kuzey Denizi ve Alaska üretimi karşısında eridiğini görmek, bu üreticileri de fiyat düşüşüyle vurmak; belki de daha önemlisi, Reagan yönetiminin Sovyetler'e ekonomik baskı uygulanması yönündeki gayri resmi talebine yanıt vermek. Temmuz 1986'da ham petrol fiyatı 10 dolar altına indi. Bu, enflasyona göre düzeltilmiş 1973 öncesi seviyelerin de gerisinde bir fiyattı.
Sovyet bütçesine etki anında hissedildi. Petrol ve gaz ihracat gelirlerinin düşmesiyle döviz rezervleri eridi. Tüketim malları ithalatı kesildi. Market rafları boşaldı. Halk, sosyalist sistemin vaatlerine olan inancını yitirdi. Gorbachev'in perestroyka ve glasnost politikaları kısmen bu çöküşü yönetmeye çalışan reflekslerdi; ama çöküşün hızı, herhangi bir kontrolden daha hızlı ilerledi. 1991'e geldiğinde SSCB, artık ekonomik olarak tutarlı bir yapı değildi.
Bu tablo, Rusya'nın 1990'larda ve 2000'lerde petrol gelirlerine yeniden bağlanmasını hem anlaşılır hem trajik kılar. Putin'in yükselişi, 1999-2000 petrol fiyatlarının yükselmesiyle örtüşmüştür; bu bir tesadüf değildir. Ancak aynı bağımlılık yapısı, 2014'te ve 2022-23'te yeniden krize yol açtı. Petrol devletleri için "kaynak laneti" yalnızca ekonomik bir olgudur değildir; daha derininde, siyasi bir tuzaktır. Petrol gelirleri, hem meşruiyet hem kapasite açısından devletin topluma bağımlılığını azaltır. Devlet vatandaşlara vergi değil hizmet dağıtır; bunun karşılığında hesap vermez. Bu yapı, kısa vadede istikrar sağlar; uzun vadede ise dönüşüm kapasitesini yok eder.
Petrol bize ne verdi? Devlet, halkından bağımsız oldu. Devlet, halkından zengin oldu. Bu bağımsızlık, aynı zamanda hesapsızlığın kapısını açtı.
Yegor Gaidar · Rusya Başbakan Vekili, 1992 · Şubat · Moskova Reform KonferansıKapanış: İlk Ders
1991'de SSCB dağıldığında, dünya için bir çağ kapanıyordu; ama petrol için bir çağ kapanmıyordu. Aksine, petrolün yeni bir bölümü başlıyordu. Rusya'nın enkazından doğan Federasyon, devasa enerji rezervlerini elinde bulunduruyor ama bunları nasıl yöneteceğini bilmiyordu. ABD'nin "tek kutuplu an"ı sürerken, enerji güvenliği politikası garip bir paradoks yaşadı: Tehdit azalmıştı ama bağımlılık devam ediyordu. Suudi Arabistan ise Körfez Savaşı'nın ardından hem zaferin meyveleriyle hem de kendi topraklarındaki Amerikan varlığının yarattığı iç gerilimle boğuşuyordu.
Çin, bu dönemde henüz küresel petrol talebinin büyük bir itici gücü değildi. 1991'de Çin net bir ihracatçıydı; 1993'te net ithalatçıya döndü. Bu dönüşüm, 21. yüzyılın enerji jeopolitiğinin en belirleyici unsurlarından biri olacaktı. Ama o hikaye, ikinci bölüme ait.
Bu bölümde izlediğimiz sürecin, günümüz petrol jeopolitiğini anlamak için vazgeçilmez bir zemin oluşturduğunu görmek zor değil. ABD'nin 1945'te Suudi Arabistan ile kurduğu güvenlik-petrol ilişkisi, bugün hâlâ —farklı biçimlerde de olsa— geçerliliğini koruyor. İran'ın 1953'te yaşadığı müdahale, Orta Doğu siyasi psikolojisinin derinlerine sinmiş bir kırgınlık bıraktı. 1973 şokunun doğurduğu IEA, Stratejik Petrol Rezervi ve enerji verimliliği standartları, bugün bile petrol politikasının temel kurumsal iskeletini oluşturuyor. Ve Sovyetler'in 1986 çöküşünün getirdiği enerji cephesinin önemi, Rusya'nın bugün hâlâ petrol-gaz gelirlerine yaşamsal ölçüde bağımlı olmasıyla sürmekte.
Bir sonraki bölümde hikaye devam ediyor. 1991 sonrası dünyada, Rusya'nın hammadde imparatorluğunu nasıl yeniden inşa ettiğini, ABD'nin şeyl devriminin nasıl küresel enerji dengesini baştan yazdığını ve Suudi Arabistan'ın OPEC içindeki yalnızlığını nasıl OPEC+ ile aşmaya çalıştığını inceleyeceğiz. Oyun devam ediyor. Sahne değişti, ama aktörler tanıdık.
- Churchill'in donanmayı petrole geçirme kararı için bkz: Martin Gilbert, Churchill and the Dardanelles (1982); ayrıca Winston Churchill, The World Crisis, Vol.1 (1923), s.130-136.
- FRUS 1951-54, Vol.X, Belge 313: Eisenhower'dan CIA Direktörü Allen Dulles'a, Nisan 1953. history.state.gov
- CIA, "Overthrow of Premier Mossadeq of Iran," Donald Wilber raporu, 1954. CIA Reading Room, Belge C01267813. 2013'te gizliliği kaldırıldı.
- FRUS 1969-76, Vol.XXXVI, Energy Crisis 1969-1974, Belge 180: Kissinger'ın Arap ambargo değerlendirmesi, Kasım 1973. history.state.gov
- Kissinger-Faysal görüşmesi için bkz: Kissinger, Years of Upheaval (1982), s.883-890. Ayrıca Jeffrey Robinson, Yamani: The Inside Story (1988).
- Carter Doktrini'nin tam metni: Jimmy Carter, "State of the Union Address," 23 Ocak 1980. Miller Center, University of Virginia. millercenter.org
- Sovyet petrol üretim verilerinin en güvenilir kaynağı için bkz: Thane Gustafson, Wheel of Fortune: The Battle for Oil and Power in Russia (2012), Bölüm 2.
- 1986 fiyat çöküşünün SSCB bütçesine etkisi için bkz: Yegor Gaidar, Collapse of an Empire: Lessons for Modern Russia (2007), s.101-125.
- FRUS 1969-76, Vol.XXXVI, Energy Crisis, 1969-1974. U.S. Department of State, Office of the Historian. Washington: GPO, 2011. history.state.gov
- FRUS 1951-54, Vol.X, Iran, 1951-1954. U.S. Department of State. Mossadegh dönemi belgeleri. history.state.gov
- CIA. "Overthrow of Premier Mossadeq of Iran: November 1952-August 1953." Donald Wilber, 1954. CIA Reading Room, Belge C01267813. Gizlilik 2013'te kaldırıldı.
- Yergin, Daniel. The Prize: The Epic Quest for Oil, Money and Power. New York: Free Press, 1991. Pulitzer Ödülü, 1992.
- Yergin, Daniel. The New Map: Energy, Climate, and the Clash of Nations. New York: Penguin Press, 2020. Belfer Center
- Kissinger, Henry. Years of Upheaval. Boston: Little, Brown and Company, 1982.
- Elm, Mostafa. Oil, Power, and Principle: Iran's Oil Nationalization and its Aftermath. Syracuse: Syracuse University Press, 1992.
- Gustafson, Thane. Wheel of Fortune: The Battle for Oil and Power in Russia. Cambridge: Harvard University Press, 2012.
- Adelman, M.A. The Genie Out of the Bottle: World Oil Since 1970. Cambridge: MIT Press, 1995.
- Gaidar, Yegor. Collapse of an Empire: Lessons for Modern Russia. Washington: Brookings Institution Press, 2007.
- Licklider, Roy. "The Power of Oil: The Arab Oil Weapon and the Netherlands, the United Kingdom, Canada, Japan, and the United States." International Studies Quarterly, 32(2), 1988.
- IEA. World Energy Outlook 2025. Paris: International Energy Agency, 2025. iea.org
- IEA. Oil 2025: Analysis and Forecast to 2030. Paris: IEA, 2025. iea.org
- BP. Statistical Review of World Energy 2024. London: BP plc, 2024.
- EIA. Annual Energy Outlook 2025. Washington: U.S. Energy Information Administration. eia.gov
- Fattouh, Bassam. "An Anatomy of the Crude Oil Pricing System." Oxford Institute for Energy Studies, WPM 40, 2011. oxfordenergy.org
- RAND Corporation. "Energy Security: Opportunities and Challenges." RR-290-RC, 2012. rand.org
- Chatham House. Energy and Environment Programme. London: Royal Institute of International Affairs. chathamhouse.org
- Brookings Institution. "Geopolitics of Energy." Washington D.C. brookings.edu
- Columbia SIPA, Center on Global Energy Policy. energypolicy.columbia.edu
- Federal Reserve History. "Oil Shock of 1973-74." federalreservehistory.org
- MEI. "Geopolitical Implications of OPEC+ Production Cuts." Middle East Institute, 2022. mei.edu
- IEA. Oil Market Report, March 2026. Paris: International Energy Agency, 12 Mart 2026. Hürmüz Boğazı krizinin petrol piyasalarına etkisini belgeleyen tarihi rapor. IEA'nın kuruluşundan bu yana yayımladığı en kritik OMR olarak nitelendiriliyor. iea.org
- EIA. Short-Term Energy Outlook, March 2026. Washington: U.S. Energy Information Administration, 10 Mart 2026. Brent ham petrol fiyatı 28 Şubat saldırısının ardından 71 dolardan 94 dolara yükseldi; Hürmüz'ün kapanması küresel arzın yüzde yirmisini tehdit altına aldı. eia.gov

Yorumlar
Yorum Gönder